Orta Yolda Olmak!

2009-03-02 17:25:00

 Hasan SeçenKadim Dergisi, 3. sayı  “İşlerin en güzeli orta yolda olanıdır”, “Haddini aşan her şey zıddına döner” gibi “kelâm-ı kibar” olarak bize intikal eden güzel sözler vardır. Orta yolda olmak güzel ise de, bir şeyin ortasını bulmak da oldukça zordur. Bundan  olmalı ki, biz gerek cemiyet gerekse birey olarak bir çok şeyin ortasını bulmak için çalışıyoruz. Nelerin ortası? Kendimiz olmak ile topluluğun bir üyesi olmanın ortası!.. Kendimiz olmak, kendi aklımızla düşünmek, kendi inisiyatifimizle karar vermek, yaptığımız işin sorumluluğuna da  kendimiz sahip çıkmak demektir. Bu bir yürekliliktir ve bu yürekliliği gösteremeyenler, ya“biz” kavramına sığınma ucuzculuğuyla veya “sürüden ayrılanı kurt kapar” gibi bahaneler öne sürerek idare-i maslahat etmektedirler. Öbür tarafta ise  “Ben!..”  diye haykıran, toplumun binlerce yıllık tecrübe ve birikimiyle oluşturduğu değerleri ve toplumun ortak aklını hiçe sayan, “ben” diye konuşurken de esasında kendine ait hiçbir söz söylemeyen kibir ve gurur heykelleri vardır. “Ben” ve “Biz” kelimelerini yerinde kullanabildiğimiz, yeri geldiğinde “ben”, yeri geldiğinde “biz” olabildiğimiz zaman işin ortasını bulacağız.  Millî olmak ile evrensel olmanın ortası!... Millî olmak, kendimiz olmaktır. Evrensel olmak ise, içinde yaşadığımız insanlık ailesinin bir üyesi olmanın farkında olmaktır. Kökleriyle toprağa tutunan bir ağaç, evrenin havasını solur,  bulutlardan toprağa düşen yağmurlarla beslenir! Fakat ağaç kendi toprağından koptuğunda,  hayatını da zaman içinde yavaş yavaş kaybeder. İnsanlar da ağaçlar gibidir. Kökleriyle... Devamı

Bilim Etiğinin Temel İlkeleri

2009-03-01 10:24:00

Bu yazı, Prof. Dr. Hasan Seçen’in Atatürk Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü müfredat programında yer alan Bilim, Etik ve Eğitim Dersi kapsamında Bilim Etiği üzerine yaptığı konuşmalardan seçilerek hazırlanmıştır.Konuşmama  bundan 2500 yıl önce yaşamış Çinli filozof Konfiçyüs’den bir alıntıyla başlamak istiyorum. Konfüçyüs Der ki; “İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. Fakat, insanları erdem ve ahlâk kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem şeref ve utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır.” İşin doğrusu ne yalnızca yasa ve ceza, ne de yalnızca ahlak ve erdem  toplumu tek başına yönetmeye kâfi değildir. Hem yasa ve ceza;  hem de ahlak ve erdem olmalı ve bunlar dengeli olarak yürütülmelidir.    Burada hemen  konuşma konum olan ETİK ile AHLÂK'ın  ilişkisine geçmek istiyorum. Ahlâk, toplumun en üst düzeydeki davranış standartlarıdır ve  bireylerin meslekî ve kurumsal rollerinden bağımsız, toplumun tümü için geçerlidir. Etik ise genel davranış standartları olmayıp, toplumdaki belirli bir mesleğin, işin, kurumun veya grubun davranış standartlarıdır. Ahlâk dediğimizde ahlâk herkesi  kuşatıcıdır ve : yöneticiler için ayrı bir ahlâk, yönetilenler için ayrı bir ahlâk; hekimler için ayrı bir ahlâk, hastalar için ayrı bir ahlâk; öğretmenler için ayrı bir ahlâk, öğrenciler için ayrı bir ahlâk  söz konusu olamaz.  Etik dediğimizde ise belirli bir mesleğe, alana özgü  davranış standartlarını anlamaktayız. Ahlâk, esası... Devamı

Prof. Dr. Hasan Seçen

2009-11-07 12:10:00

İletişim Adresi: Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü 25240 Erzurum Türkiye Tel: 90-442-231 44 45 (Ofis) Belgegeçer: 90-442-236 09 48 (Dekanlık) E-Posta Adresi: hsecen@atauni.edu.tr                                  hsecen@rocketmail.com Prof. Dr. Hasan Seçen'in Akademik Web Sayfası: http://hasansecen.wordpress.com/ Devamı

Milenyum Yazıları (3): İnsan Denen Meçhul

2008-12-21 00:01:00

Hasan Seçen,Ben, bu gazetede okuduğunuz yazılarımı genellikle evdeki bilgisayarımda hazırlarım. Yazılarımı hazırlarken, çoğu kere bizim Taha gelir, daktilonun tuşlarına basar, bir kaç harf de O ilave eder. Taha henüz dört yaşında ama, tam bir milenyum çocuğu. Bir elinde biberonu, diğer eliyle bilgisayar kullanacak kadar cesur. Hatta yakın zamana kadar bilgisayarı benden daha iyi bildiğine inanıyordu. Gerçekten de bazı eğitim amaçlı çocuk programlarını kullanmayı benden daha iyi bilir. Yalnız, geçenlerde bilgisayarı kullanırken, ne yaptıysa, bilgisayar ekran karartıp açılmamış. Ben, hatayı düzeltip bilgisayar yeniden çalışmaya başlayınca, artık benim de kendisi kadar bilgisayar bildiğimi kabul etmeye başladı. Ben kendimi, geçen bin yılın son numunelerinden biri olarak, Taha’yı ve yaşıtlarını da yeni bin yılın ilk habercileri olarak görüyorum.                                                     Bilgisayarda ne kadar yanlış yazsanız da düzeltmek mümkün olabiliyor. Onun için, evinde bilgisayar olan dostlarıma çocuklara müdahale etmemelerini tavsiye ediyorum. Son birkaç yıldan beri bilgisayar, gerekli programların yüklü olması halinde, yazdığınız dilde yazım kontrolü ve verdiğiniz talimat istikametinde düzeltme yapabiliyor.  Mekanik daktilo ile yazarken yanlış tuşa bassanız veya yazdığınız bir cümleyi çıkarmak isteseniz, bu düzeltmeyi nasıl yapardınız? “Ahmet” olarak yazılmış bir kelimeyi bir harf fazlasıyla “Mehmet”olarak değiştirmek isteseniz o satırı baştan başa silmekten başka çareniz yoktu. Bir say... Devamı

Milenyum Yazıları (2): Değişmek veya Değiştirilmek

2008-12-21 00:02:00

Hasan Seçen,Lider Türkiyem, 3 Ocak 2000 Sofrada her şey değişir, ekmek değişmezNe kanun, değişmeze hasret çekmek değişmez                                               Necip Fazıl Hani meşhur bir söz vardır: “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”. Değişim sadece canlılar dünyasında değil, cansızlar dünyasında da vardır. Fakat bu dünyadaki değişiklik ancak dışarıdan yapılan bir etkiyle gerçekleşir. Cansız ve şuursuz varlıklar olarak düşündüğümüz atom veya moleküller de dışarıdan yapılan bir etkiyi algılarlar ve bu etkiye bir cevap verirler.Bilim dünyasında Le Chatelier yasası olarak bilinen kaideye göre: “Dengede olan bir fiziksel sisteme dışarıdan bir etki yapıldığında, sistem bu etkiyi en aza indirecek şekilde kendini değişikliğe uğratır.” Ancak şu sorunun cevabı açık değildir: Dış etkiyi en aza indirebilmek için mi sistem kendini değişikliğe uğratıyor?  Yoksa, sistem bu değişikliği, kendisi olarak kalmayı sürdürebilmek için mi yapıyor? Her an yeni durumlara adapte olabilmeyi gerektiren hayati süreç içinde, değişen durumlara  uyum sağlanamadığı zaman, ya büyük zafiyetler geçiriliyor, ya da hayat bitiyor. İnsanın bambaşka bir varlık olduğunu, fiziksel dünya için geçerli olan  yasaların, insan için  geçerli olamayacağını söyleyenler muhakkak çıkacaktır. Bu görüşü tamamen yadsımamakla beraber, ben, fiziksel alemin bir parçası olan insanın, fiziksel dünya için geçerli olan pek çok yasa ve kuraldan  en azından müstağni olm... Devamı

Milenyum Yazıları (1)

2008-12-21 00:03:00

 Hasan Seçen,Lider Türkiyem, 27 Aralık 1999Bakma saatine ikide birdeHalin neyse saat onun saati!Necip Fazıl Birkaç gün sonra yeni bir bin yıla (milenyum)a gireceğiz. Gerek Ramazan ayının verdiği manevi hava, gerekse üzerinden beş ay bile geçmeyen, bütün toplumumuzu derinden sarsan Marmara depremi vesilesiyle toplum olarak biraz itidal üzereyiz! İtidalden kastım sokaktaki vatandaşın tavrı! Yoksa seyirci kapmak için TV kanallarının tertiplediği yılbaşı özel eğlence programları veya cebindeki parayı nasıl kazandığını bilemeyenler için şurda burda tertiplenmiş çılgınlıklar umurumda bile değil!  Her 20 yılda bir, nesillerin değiştiğini ve yenilendiğini düşünürsek, şimdi bazılarımızın 2000 yıl önce yaşayan insanların 100. kuşak torunları olmamız muhtemel demektir.  Milattan sonra 2000 Yıl! Bu iki bin yıl sonunda geldiğimiz nokta nedir? Küçücük bir köy haline gelen bir dünya!... Bilim ve teknoloji bu küçücük köyü evimizin içine, bütün zıtlıklarıyla beraber her gün getiriyor!  Artık Amerika başkanının, Monica skandalı yüzünden sorgulanırken, jüri karşısında suçlu bir çocuk gibi duruşunun yanı sıra, aynı başkanın Pazar günü kiliseden çıkarken halkına hitabını ve “God Bless America!” “Tanrı Amerika’yı korusun!” diye bitirdiği duasını da evimizin içinden seyredebiliyoruz!  “Bir başka olan Akdeniz akşamları”nda bir kısım “sanatçılarımız” ve medar-ı iftiharımız şöhretli isimlerin nasıl eğlendiklerini veya vakit geçirdiklerini seyrederken, araya giren reklamlar yüzünden, zapping yaparak açtığımız diğer TV kanalında gördüğümüz, açlıktan bir deri bir kemik kalmış Afrikalı bir çocuk portresi, bi... Devamı

Yaaaa!... Avrupa’da adam böyle!...

2008-12-20 20:58:00

  Hasan SeçenLider Türkiyem, 20 Aralık 1999  Lise tahsilini yaptığım 70’li yıllarda hemen her öğretmenin, öğrenciler tarafından takılmış bir lakabı vardı. Tıpkı Hababam Sınıfı’nın öğretmenlerinden Kel Mahmut ve Badi Ekrem gibi bizim öğretmenlerimizin de temel karakterlerini ifade eden adları vardı: Kont, Küçük Efe, Biyogonez, Oksigen ilh. Öğrenciler isim takmakta umumiyetle fevkalade isabetlidirler. Rehberlik dersimize giren öğretmenimiz Güngör Bey’in adı “Avrupalı” idi. Fransa’da eğitim bilimleri sahasında ihtisas yapmış olan bu öğretmenimiz, bir Fransız Mösyö gibi çok yakışıklı giyinir, gayet de güzel konuşurdu! O’na Avrupalı adının takılması ve benimsenmesinde, sanırım, her dersin sonunda O’nun dersle alakalı olarak muhakkak Avrupa’dan bir örnek vermesinin herhalde önemli rolü vardı . Güngör Bey her dersinde bir Avrupa anekdotu anlatır, sözlerini bitirince gözleriyle dikkatli bir şekilde sınıfı kontrol eder ve : “Yaaaa!... Avrupa’da adam böyle!...” derdi! Fransız sosyalist düşüncesinden etkilenmiş bir insan olan Güngör bey, fikirlerini mütehakkim bir tarzda ifade etmesine rağmen -belki bize öyle gelirdi- sınıfta demokratik bir hava kurmaya da çalışır, ortaya attığı bazı fikirlerin sınıfta tartışılmasına müsaade ederdi! Bizler, O’nun hangi düşüncelerimize nasıl bir tepki vereceğini önceden kestiremediğimizden fikirlerimizi çekinerek ve çok usturuplu bir lisanla söylemeye çalışırdık. Çünkü dile getirdiğimiz bazı fikirlere şiddetli bir şekilde öfkelendiği de görülürdü. Güngör Bey Avrupa görmüş aydınımızın oldukça ehven bir prototipi sayılabilirdi.Çünkü G&u... Devamı

Timsahlar, Göz Yaşları ve Biz İnsanlar!

2008-12-27 03:50:00

 Hasan Seçen'in bu yazısı ilk olarak Düşünen Adam'da yayımlandı.  Timsahların avlarını öldürüp, yerlerken, göz yaşları döktüğünü duymuşsunuzdur. Kim bilir nice insanlar, timsahların “nedamet” yani “pişmanlık” duygularıyla göz yaşları döktüğünü sanmışlardır.Ben de öyle olduğunu sanıyordum Bir göz mütehassısı hekim arkadaşım, bu göz yaşlarının “merhamet”le hiç alâkası bulunmadığını söylediğinde doğrusu çok şaşırdım. Hekim arkadaşımın anlattığına göre, timsahların göz yaşı bezleriyle tükürük bezleri aynı kanala bağlıymış. Hayvanın bünyesi yediği eti hazmetmek için tükürük salgılarken, aynı zamanda göz yaşı da üretmekteymiş.  Yer yüzünde timsaha benzeyen bir varlık daha vardır ki o varlık“insan oğlu” olarak bilinir. İnsan oğlu da bir ana ceylanı öldürüp, afiyetle yedikten sonra, onun için göz yaşları dökebilen bir varlıktır. Fakat bu  göz yaşları hiçbir zaman, “timsahın göz yaşlarına” benzemez. Çünkü, insanın göz yaşları çoğu kere onun kalbinden gelir.   İnsanoğlu bazan kalbini dinlediği zaman, göz yaşları döker de, şeytani zekasıyla işlediği suçlara bir mazeret bulmakta hiç gecikmez. Psikoloji bilginlerinin “savunma mekanizması” dediği mekanizmalar hemen devreye girer. Çünkü biyolojik bünye, kendi içinde çelişkili olarak yaşamını devam ettiremediği gibi, zihinsel bünye de çelişki içinde yaşayamaz. Manevi hayatı zenginleşmemiş olanlar, işledikleri suçlarına hemen mazeretler aramaya başlar ve bulur. Bu yüzdendir ki nice katiller, hırsızlar ve benzeri suçlular, taşıdıkları onca vebale rağmen, rahat ... Devamı

Bir başka zaviyeden Necip Fazıl

2008-12-27 05:00:00

Hasan Seçen’in bu yazısı, Necip Fazıl üzerine verdiği bir konferans metni olup, Tarih ve Düşünce dergisinin "Haziran 2000" sayısında yayımlanmıştır.           Olgunluğun başlangıcı kabul edilen kırk yaşına ulaştığım şu günlerde ifade edeyim ki, hayatım boyunca insanı şaşırtan iki farklı zümre ile karşılaştım. Bunlardan birincisi, bugün görülen ve dervişleri andıran zümredir. Ancak kendileriyle kısa bir hasbihal yapınca, onların önce nefislerini, sonra kapıldıkları akımı putlaştırdıklarını, kendilerinden başka herkesi potansiyel münafık saydıklarını, gaibe karşı saygı duymayan çilesiz insanlar olduklarını görürsünüz. Bunlar, tarihte pek çok örneği görülen, "ham softa, kaba yobaz" tipleridir. Necip Fazıl onları şöyle tarif etmektedir:"Yobazda eksik olan, vecd, aşk, meçhule hürmet, nefsinden şüphe, nefsini muhasebe faziletidir. Yobaz, yolunda olduğunu sandığı Kâinatın Efendisi'nin 'Müjdeleyiniz, soğutmayınız; sevindiriniz, korkutmayınız' şeklinde özleştirilmesi mümkün fermanına rağmen, yolu tersinden takip etmiş ve en büyük felaket olarak, tersinden ibaret küfür yobazlarına, İslâmı kendisinde zannetirmek gibi bir hedef seçmiştir."  Küfür yobazı  Ama, yobazlık bir silsile olarak devam eder: Din yobazlığının hemen karşısında öbür tarafın yobazları vardır. Öbür taraf da Necip Fazıl'ın o haşin kaleminden payını almaktadır.: "Öbür tarafa da bugünün, şımarık giyimli, küstah yeleli, boş alınlı, gözleri hakaretle bakar, nefesi ispirto kokar, beyni beton, kalbi pıhtı bugünün bilimsellik ve çağdaşlık satan softasını oturtun!.. Bunların din yobazıyla birbirlerinden farkları moda icabından başka bir şey değildir" diyen Necip Fazıl, onlara da bir şiirinde ş&... Devamı